Aşk, Ölüm ve Robotlar (3.Cilt İnceleme)

Love, Death & Robots: Netflix’in yaptığı en özgün işlerden biri. 2019’da ilk sezon çıktığında ortalığı çok birbirine katmamış, ancak harika bir başlangıç yapmıştı. Öyle bir başlangıçtı ki bugün bile üçüncü sezonu değerlendirirken ilk sezonu baz alacağız. Aradaki ikinci sezon yine fazla iyi olsa da dizi kendi çıtasını çok yükselttiği için başarısız gibi algılanmıştı. Bugün aynı algının oluşacağından korktuğum üçüncü sezona beraber göz atacağız. İnceleme spoiler içerecek, lütfen dikkatli olun.

Öncelikle şunu söyleyelim: Bu dizinin sezonlardan oluştuğunu söylesek de ciltlerden oluşuyor çünkü kendisi bir antoloji ve bölümler arasında hikaye bütünlüğü yok. Günümüzde böyle ürünleri tüketmek kolay gelmeyebiliyor çünkü her bölüme ayrı özenle odaklanmanız gerekiyor. Ancak yapımcılar bu sezon izleyiciyi rahatlatmak için aralara beyninizi çok yormadan da izleyebileceğiniz bölümler koymuş. Bence bu durum ilk sezondan sonra çıkan her sezonun gölgede kalmasına sebep olan en önemli detay. İlk sezonda her bölüm ayrı yoğunlukta ve orijinallikte işlenmişti. Love Death & Robots orijinalliğini sürdürdü ancak sözünü ettiğim nedenlerden dolayı yoğunluğunu her bölümde koruyamadı. Yine de halen Netflix’in en başarılı işlerinden biri. Tim Miller ve David Fincher gibi figürlerin birkaç bölümü yönetmesinden bu çıkarımı rahatça yapabiliriz. Son olarak incelemeye başlamadan önce bu sezonun LDR Standartları’nda 8.5/10 gibi bir dereceye sahip olduğunu belirtelim. LDR Standartları da yine 1.sezonu referans alıyor. O sezon 10/10 idi. Ayrıca bölümlerin puanlarını da bizzat verdiğimi söyleyeyim de otorite boşluğu doğmasın.

1-Three Robots: Exit Strategies (9.2/10)

İlk sezon çıktığında bölümler birbiriyle alakalı olmadığı için ve insanlar bölümleri değerlendirirken biraz bağımsız olsunlar diye bölümler her kullanıcıda farklı sırayla yayınlanmıştı. Yani benim birinci bölümde izlediğim şeyi bazı kullanıcılar beşinci bölümde izleyebiliyordu ancak sonradan bunu kaldırdılar. Three Robots, ilk sezonda da olan bir hikayeydi ve orada da benim ilk bölümümdü. Burada da birinci sezondaki gibi insan ırkının tükendiği bir felaketin ardından aynı sorunları tekrar yaşamamak ve neslinin devamını sağlamak isteyen robotların temsilcileri insanları incelemek üzere Dünya’ya keşif gezisine geliyorlar (bu yüzden bölümün ismi Exit Strategies). Bölümün tasarımındaki bu temel, insana ve insanlığa birçok sosyal eleştiri içermesini de zorunlu kılıyor. Zaten LDR bu sosyal eleştirileri görev edinen bir yapım. Bu bölümle diziye başladıysanız önceki sezonlardaki Zima Blue ve The Drowned Giant gibi bölümleri izlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.

Bölüme dönecek olursak genel olarak ekonomik ve politik güce sahip sınırlı sayıda insanın bütün ırk adına aldığı kibirli kararların nelere yol açabileceğini gösteren Three Robots, sonda Mars’a giderek yeni bir medeniyet kuran ekibin kedilerden oluştuğunu anlatarak hem dördüncü duvarı kırıyor hem dünyanın en zengin insanı olan Elon Musk’ın misyonerliğini eleştiriyor. Bölüm, puanından da görüleceği üzere kusursuza yakın.

 

2-Bad Travelling (9.6/10)

Dizinin benim için en iyi bölümüydü Bad Travelling. Gerçek bir kısa film olması ve David Fincher tarafından yönetilmesi açısından gerçekten farklı bir yerde duruyor. Bölüm Thanapod denen kabuklu etçil bir canlının Kaptan Torrin’i ve tayfasını esir almasıyla başlıyor. Thanapod, onun için iyi yiyeceklerle dolu harika bir buzdolabı gibi olan Phaiden Adası’na gitmek istiyor. Torrin de tam bir İngiliz olduğu için Thanapod’la anlaşmaya karar veriyor. Bölümde sadece bu kısma anlam verememiştim çünkü koskoca yaratığın tek seferde mideye indirebileceği biriyle sırf bir adaya gitmek için neden anlaşmaya razı olduğunu kavrayamamıştım. Üstelik kendisi bir deniz canlısıydı yani adaya gitmek için niye gemiye ihtiyacı vardı? Sonradan öğrendik ki Thanapod’un yavrularına et sağlaması gerekiyormuş. Her şey git gide daha mantıklı hale gelmeye başlamıştı ve bu inanılmaz hoşuma gitti. Bölümün sonuna doğru Torrin’in (yine İngiliz olduğu için sanırım) demokrasi destekçisi gibi davranıp geminin tiranına dönüşerek Phaiden Adası’ndaki bir sürü masum canı kurtarmasını izliyoruz. Bölüm baştan sona olağanüstü tutarlı ilerliyor ve her saniyesi ayrı heyecan veriyor. Başta fiziksel yetersizliği yüzünden canavara yem edilmiş ezik gibi gözüken bir karakterin sonda canavarın kendisi de dahil herkesi alt eden bir lidere ve hatta kahramana dönüşmesi müthiş bir fikir ve müthiş işlenmiş. Kurgusuna, senaryosuna ve görsel kullanımına edecek tek bir lafım yok. Sadece bölüm çok hızlı başlıyor ancak sonradan yavaşlıyor ve biz Torrin hariç gerçek bir yan karakterle karşılaşamıyoruz. Herkes tayfadan Torrin’e karşı gelen elemanlar gibi geliyor. Başka problem bulamadım sevgili okur.

3-The Very Pulse of the Machine (8.4/10)

Bu bölüm çizimleri ve işleme şekli itibariyle ilk sezondan Fish Night bölümüne hayli benziyor. Galiba Fish Night’ı izlememiş olsam bu bölümden çok daha fazla etkilenirdim. Bölüm, Martha adında bir astronotun görev kazasından bir şekilde sağ kurtulup hayatta kalmak için çıktığı zorlu yolculuğu anlatıyor. Aslında bölüm LDR’nin en güçlü yanını izleyiciye gösteriyor: Hayal gücü. LDR bir animasyon dizisi olduğu için yaratıcı istediği şeyi yaratabiliyor. Ana karakter Martha da yolculukta hayatta kalabilmek için halüsinasyon görmesine neden olan ilaçlar içince film kopuyor. Yıldızların aydınlattığı bir gecede gökyüzüne bakıp evrenin nasıl olduğunu hayal etmek gibi bir bölüm izliyoruz. Verdiği hissiyat neredeyse aynı. Aynı büyüleyicilik, aynı merak duygusu, aynı aidiyet hissi ve daha fazlası. Bölümün sonunda Martha gezegenin kendisinin bir makine olduğunu öğreniyor. Ancak bu noktaya kadar yazarın hayal gücüyle şekillenen hikaye, burada yetkiyi bizim hayal gücümüze veriyor. Finalde çok yüksek ihtimalle Martha halüsinasyonuna yenik düşerek hayatını kaybediyor ancak izlerken gezegenin gerçekten bir “Makine” olması çok cazip geliyor.

4-Night of Mini Dead (8.9/10)

Night of Mini Dead bu sezonun en kısa bölümü. İşlediği şey ne kadar klişeyse de işlenişi o kadar orijinal. Bölüm bir zombi salgınını anlatıyor ve olayın doğası gereği aşırı şiddet ve vahşet görüyoruz. Ama bunu o kadar tatlı sunmuşlar ki izlerken bazı yerler komik bile geldi. İzometrik kamera ve stop-motion gibi bir teknik kullanılması da bölümü ayrı özel kılıyor. Finalde Samanyolu Galaksisi’nden gezegenimizin yok oluşunu izleyip sırıtıyoruz. Genel bir anlam aranacaksa dünyamızın çok da önemli olmadığını ve evrende çok küçük yer kapladığı can yakıcı gerçeğini arayabilirsiniz. Ancak anlam aramamanızı öneririm. O küçük insanların ölümünü izlemek ne yazık ki bana keyif verdi.

5-Kill Team Kill (7/10)

Bu bölüm sezonun en sönük bölümüydü. İncelemenin başında söylediğim gibi izleyiciler bir antoloji olmasına rağmen diziyi tek seferde tüketiyorlar ve dizi de bunu bildiğinden dinlenme bölümleri yapıyor. “Kill Team Kill”de iyi dinlendim. Transformers filmi izler gibi olayları bir kenara bırakıp yere düşmeyen bir robota açılan ateşi ve aksiyonu seyrettim. Bölüm ne anlatıyor bilmiyorum lütfen sormayın.

6-Swarm (9.1/10)

Çok iyi olabilecekken sadece “iyi” olabilmiş her türlü şeyi kaldıramıyorum. Elinde “çok iyi” olabilme fırsatı var sen “iyi” ile yetiniyorsun. Swarm da böyle bir bölümdü. Hikaye, gelecekte uzaylılarla iletişim kurmuş ve ortak bilimsel çalışmalar yürüten insan ırkının yeni bir uzaylı formu keşfetmesiyle başlıyor. İnsanların temsilcisi olan Doktor Simon, bölümün başında bir uzaylıyla konuşurken insanın merak duygusu ve öğrenme tutkusuyla ilgili harika şeyler anlatıyor. Bir “insan” olarak başta göğsünüz kabarıyor. Simon, Swarm ırkıyla ilgili çalışmalar yürüten başka bir doktor Galina ile tanışıyor. Galina, Swarm’ın ne olduğunu ve nasıl çalıştığını Simon’a anlatınca olay başka yerlere gelmeye başlıyor.

Simon, Swarm’u bir köle ırk olarak kullanmak için programlamak istediğini anlatıyor. Galina başta ikna olmasa da sonradan kabul ediyor ve çalışmaya başlıyorlar. Ancak Swarm bu tür istilacı türlere açık bir yapı olduğu için böyle krizlere karşı da bir savunma geliştirmiş. Swarm, istilacı türlerin genlerini alıp aynı türlerin daha gelişmiş versiyonlarını yaratarak birbirlerine düşürüyor ve böylece türler kendi kendilerini yok ediyor. Olağanüstü bir taktik gerçekten ve insan ırkına da çok uygun. Swarm, Galina ve Simon’ın çocuklarının bu “üst model” için harika bir fırsat olduğunu fark ediyor ve savaş başlıyor. Bunca olaydan sonra savaşın sadece başlangıç hikayesine hakim olmak Swarm bölümünü çok iyiden iyiye düşürüyor. Yine de bu sezonun en iyi bölümlerinden biri Swarm. İnsanlığın merak duygusunun mu yoksa kibir duygusunun mu sonunu getireceği sorusu bölümde çok iyi işleniyor. Hikayenin kısıtlı olması haricinde her şey neredeyse kusursuz.

7-Mason’s Rats (8.6/10)

Bu bölümün acayip bir hikayesi var. İskoç bir çiftçi olan Mason, ahırına farelerin dadandığını görünce geleneksel yöntemlerle temizleme işine girişse de karşısında hiç geleneksel olmayan bir fare ordusuyla karşılaşıyor. Fareler ahırı mesken edinmiş ve savunma araçları üretmişler. Oklar, mızraklar, tanklar ve niceleri. Mason böyle bir düşmana tek başına karşı koyamayacağını fark ettiğinde bir ilaçlama şirketiyle anlaşıyor ve savaş başlıyor. Farelerin “evrimsel” süreç sonunda alet yapacak düzeye gelip ahır için ciddi bir savaşa girmesi harika bir fikir olsa da bunu izlemek insanda ilginç hisler uyandırıyor. Bölümün başında farelere lanet okurken sonlara doğru iki tarafın da haklı taraflarını görüyorsunuz. Dehşet dolu bir bölüm sonunda taraflar uzlaşmaya gidiyor ve ne kadar büyük savaşlar olursa olsun barış halinin güven ve huzur dolu olduğu gerçeği içinizi ısıtıyor. Bazen barışı sağlamak tüm büyük savaşlara bedeldir. Neticede bir kişi daha ölmemiş olur. Bölümün sonundaki gibi eski düşmanlarınızla içilen bir fincan çay tüm dünyaya farklı bakmanızı sağlayabilir.

8-In Vaulted Halls Entombed (7.4/10)

Açıkçası bu bölümün görselleri ve seslendirmeleri haricinde iyi bir yanını göremedim. Bazen bir şey izlerken neyin içinde olduğumuzu anlamak zaman alır. Bulmaca gibi oradan oraya atlayan sahneleri birleştirmeye çalışırız. Bu bölümün ne anlattığını galiba son sahnesine kadar anlamadım. Bu benim kapasitesizliğimden de kaynaklanmış olabilir tabii ama kendime bu konuda güvenirdim. In Vaulted Halls Entombed isminden de anlaşılacağı gibi esarete terk edilmiş ilginç bir uzaylının keşfini anlatıyor. Keşif ekibi bir askeri timden oluşuyor ancak timin komutanı cesaretle aptallık arasındaki çizgide sürekli gidip geldiği için ekibinin neredeyse tamamını kaybediyor. Komutan neyin içinde olduklarını anlamak için bölümün sonunda yine ilginç bir cesaret örneği gösteriyor ve Cthulhu dünyasındakine benzer bir yaratıkla karşı karşıya kalıyor. Dediğim gibi bu bölüm ilginç aksiyon sekansları, gerçek karakterler, yüksek gerilim,  animasyon ve seslendirme dışında hikaye ve anlam olarak fazla şey vaat etmiyor. Anlattıkları şey itibariyle daha geniş kapsamlı bir hikaye bekleseniz de aradığınızı bölüm sonunda bulamıyorsunuz.

 

9-Jibaro (9.4/10)

Ve son olarak sezonun imza bölümünü anlatacak olmaktan dolayı onur duyuyorum. Bugüne kadar bu dizide pek çok farklı ve ilham verici hikayeler izledik. Ancak hiçbiri Jibaro kadar sıradışı ve etkileyici değildi. Gerçekten bu bölüm kadar kendine özgü bir şey izlememiş olabilirim. Önceden de söylediğim gibi Love Death & Robots’un en vurucu yanı animasyon olması. Animasyon kullandığınız zaman sınırları ortadan kaldırabiliyorsunuz. Somut dünyada fiziksel olarak çekim yaparsınız ancak bunu bir yere kadar soyutlaştırabilirsiniz. Love Death & Robots’un bu silahını en iyi kullandığı bölümlerden biriydi Jibaro.

Bölümün yönetmeni Alberto Mielgo yükselişte olan bir kısa film yönetmeni. Birinci sezonda da The Witness’ı yönetmiş ve bölümle 2 Emmy kazanmıştı. 2021 yılında çektiği 15 dakikalık kısa film olan The Windshield Wiper ile En İyi Kısa Animasyon Filmi Oscarı’nı kazandı. Üstüne bir de hayranı olduğum Spider-Man Into the Spider Verse filminde de görsel danışmanlık görevini üstlendi. Bu adamda daha kim bilir neler vardır derken bir de Jibaro ortaya çıkınca insan mecburen etkileniyor. Bölüm İspanyolların altın bulma amaçlı Latin Amerika’ya gelişini anlatıyor. Doğa üstü güçleri olan bir kadın, altın peşindeki askerleri ilginç bir çığlıkla teker teker indiriyor ancak bir tanesi sağır olduğu için kadının çığlığından etkilenmiyor. “Bu ne kardeşim ben ne izliyorum” derken işler değişmeye ve ilginçleşmeye başlıyor. Bölüm size doğrudan güçlü bir hikaye anlatımı vermiyor. Ancak hem geleneksel hem modern dans figürleri, ortalıktaki karmaşayı çok iyi hissettiren kamera açıları, olağanüstü aksiyon ve gerilim sekansları, tutku ve romantizmin estetik vahşeti ve son olarak bilerek rahatsızlık veren ses tasarımı bu bölümü eşsiz bir yere taşıyor. Jibaro’nun hissettiği öfkeyi, hayal kırıklığını, şehveti ve üzüntüyü doğrudan tecrübe edebiliyorsunuz. Bölüm size bunu alışılmadık bambaşka yollarla; dansla, titreşimle ve müthiş bir kurguyla sunuyor. Jibaro benim gönlümde sezonun en iyisi olmasa da bence LDR’nin tüm bölümlerinde ilk 10’a yazılabilecek bir konumda. Çok net ve çok sert.

Total olarak konuşmak gerekirse, LDR’nin en iyi sezonu olmasa da kesinlikle keyifli ve izlenebilir bir 9 bölümdü. Zaten böyle bir dizi her zaman konuşulmayı ve izlenmeyi hak eder. Teşekkürler Love Death & Robots, teşekkürler sevgili okur.

 

 

 

 

 

 

Kategori: Ortaya Karışık, Vitrin
Etiketler: , ,
Bu yazıyı paylaşın:
Previous Post
Halsey İstanbul’a Geliyor!

Başlıklardan...

Menu