Tenet Film İncelemesi! (Spoilersız)

Sinemaya gitmek, hayatımdaki en sevdiğim aktivitelerden biridir. Filmi izlemenin yanı sıra o atmosferi solumak (bugünlerde solumamak) bana her zaman ayrı bir keyif verir. Yaşadığımız pandemiden dolayı 6 ayı aşkın süredir sinemalardan uzaktım ve açıkçası bu şartlar altında gitmeye de niyetim yoktu. Fakat en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Christopher Nolan’ın yeni filmi için minimum risk içeren bir çözüm bulmalıydım. Bu yüzden normal şartlarda bile kimsenin olmadığı sabah seansına bilet aldım, çift maske ve siperlikten oluşan outfitimle mümkün olan en kısa sürede bu deneyimi tamamladım. Asıl soru ise: Bütün bu zahmete değdi mi? Bugün sizlere büyük sükse yapması muhtemel “Tenet” filminin incelemesini sunacağım.

Öncelikle açık konuşayım, eğer Nolan’ın tarzından ve filmlerinden pek hoşlanmıyorsanız kuvvetle muhtemel Tenet’i de beğenmeyeceksiniz. O yüzden doğru beklentilerle izlemekte fayda var. Film, etkileyici bir açılış sahnesiyle başlıyor fakat herhangi bir tür girizgâh içermiyor ve sizi doğrudan olayın içine dahil ediyor. Halihazırda karışık bir konu işlendiği ve tempo bir an bile düşmediği için en ufak bir dalgınlıkta olanları kaçırma ve filmden kopma riskiniz var. Yani film tam anlamıyla bıçak sırtında izleniyor. Eğer zamansal paradokslara ilginiz varsa aldığınız keyif de paralel olarak artıyor. Fakat Nolan’ın zaman kavramını ele alış şeklinin kendine özgü olması Tenet’i benzer temalı filmlerden keskin bir çizgiyle ayırıyor. Tam klişelerin geldiğini hissettiğiniz ve “Eyvah!” dediğiniz anda usta yönetmen farkını ortaya koyuyor ve adeta zaman temalı bir filmin nasıl çekileceğinin dersini veriyor.

Karakterlerin fazla bir derinliğe sahip olmamaları eksi yön gibi görünse de aslında film buna ihtiyaç duymuyor. Çünkü sizi girdabının içine aldığı anda empati yeteneğinizi yitiriyorsunuz. Bu da karakterlerin motivasyonuyla ilgili merakınızı köreltiyor ve sadece olaya odaklı ilerlemenizi sağlıyor.

Yazımı noktalamadan önce filmin müziklerine de değinmeden edemeyeceğim. Yeni nesil besteciler arasında favorilerimden olan Ludwig Göransson bu ağır yükün altından başarıyla kalkmış ve fütüristik atmosferi tam anlamıyla yaşatmış.

Sonuç olarak kendi adıma Tenet’i çok beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bazı izleyiciler tarafından “sadece kafa karıştırmak için çekilmiş” eleştirilerine maruz kalsa da göz ardı edilen önemli bir nokta var. Kafa karıştırmak işin kolay kısmı. Asıl zor olan bu karışıklığı mantıksal bir temele oturtup, hikaye akışından kopmadan bir sonuca bağlayabilmek. Nolan bunu ustalıkla başarmış ve imzasını sinema tarihine bir kere daha atmış.

Bu yazıyı paylaşın:
Sonraki yazı
Underdogs: Emotional Oranges
Önceki yazı
Underdogs: INZO

Başlıklardan...

Menü