“The French Dispatch” İncelemesi! (Spoilersız)

Nevi şahsına münhasır, eksantrik ve sanatsal: Birleşik Amerikalı yönetmen Wes Anderson’ı anlatmak için kullanabileceğimiz kelimelerden bazıları. Kendisi üç sene sonra yeni filmiyle karşımızda: The French Dispatch!

Her şeyden önce, oyuncu kadrosuna değinmek gerek. Sağ baştan sayalım: Bill Murray, Adrien Brody, Benicio del Toro, Tilda Swinton, Frances McDormand, Léa Seydoux, Jeffrey Wright, Owen Wilson, Liev Schreiber, Timothée Chalamet, Saoirse Ronan, Christoph Waltz, Edward Norton ve Willem Dafoe. Gerçekten o kadar zengin bir kadro ki, ilk bakışta tek bir film değil de bir ödül töreni listesi zannediyorsunuz. Bu isimlerden bazılarını 1-2 dakika bile olsa birlikte görmek heyecan vericiydi. Tekrar filme dönecek olursak, alıştığımız Wes Anderson tarzı French Dispatch’de de hâkim: Pastel renkler, tablovari kareler ve bütünden parçaya bir hikâye anlatımı. Filmimiz bir dergi ofisinde geçiyor ve izlediğimiz hikâyeler de yazarların dergideki köşe yazıları. Bu açıdan filmi kendime yakın hissettim (Düşünsenize, “Şimdi Nerede?” yazılarımı sinemada izliyoruz. Keyifli olurdu doğrusu!). Filmde üç ana bir de yan olmak üzere dört hikâyeye tanık oluyoruz. Benim içlerindeki favorim Benicio del Toro’lu olandı. Porto Rikolu aktör gerçekten iyi iş çıkarmış. Del Toro’ya ek olarak Fransız aktris Léa Seydoux da, kendisini daha önce görmeye alışık olmadığımız bir rolde karşımıza çıkıyor. Jeffrey Wright’ın başrolde olduğu son hikâye de gerek temposuyla, gerekse animasyon geçişleriyle kesinlikle izlemeye değerdi. Timothée Chalamet’li olanı ise açıkçası pek sevemedim. Ne anlatacağına tam olarak karar veremeyen, kafası karışık bir hikâyeydi. Genel olarak filmin en büyük eksisiyse, diyolagların ışık hızında seyretmesiydi diyebilirim. Dikkatinizi ne kadar toplamış olursanız olun, bir noktadan sonra takip etmek bir hayli zor oluyor.

Toparlamak gerekirse, Anderson’ın “Isle of Dogs” ve “The Grand Budapest Hotel” yapımlarına kelimenin tam anlamıyla bayılan biri olarak, bunu onların bayağı bir gerisinde buldum. Yine de, görselliğiyle (ve oyuncu kadrosuyla) adeta 1 saat 48 dakikalık bir sanat eseri olan “French Dispatch”i beyazperdede deneyimlemenizi tavsiye ederim. Bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu yıllar sonra anlayacaksınız.

Bu yazıyı paylaşın:
Next Post
Batu Akdeniz: “Tek motivasyonum kendimi ifade edebilmek”
Previous Post
“House of Gucci” İncelemesi! (Spoilersız)

Başlıklardan...

Menu