Matrix Resurrections İncelemesi! (Spoilersız)

Wachowski biraderlerin (Wachowski bacılar olacaktı, benim hatam) efsane film serisi Matrix, 18 sene sonra dördüncü filmiyle bizlerle: Resurrections!

Bu serinin ilk filmini gerçekten çok seviyorum. Felsefesi, alt metinleri, atmosferi ve avangartlığıyla eşsiz bir eser. Şahsi kanaatimce; eğer devam filmleri biraz olsun ilkine yaklaşabilseydi, gelmiş geçmiş en iyi üçleme olurdu Matrix. İkinci film keyifli aksiyon sahneleri barındıran ancak başka da bir şey barındırmayan bir yapımdı. Üçüncüsüyse “Zion Meydan Muharabesi”nden hallice şaçma sapan bir şeydi. Neticede tadı istikrarlı bir şekilde kaçsa da, Matrix sinema tarihine damga vurmayı öyle ya da böyle başarmıştı. Gelgelelim 18 sene sonra kardeşlerden Lana, zincire eklenecek yeni bir halkayla karşımızda. Sözü fazla uzatmayacağım: Film kötü. Evet, maalesef öyle. Bütün maharet Lilly’deydi de annesi “Kardeşini de al yanına o da film çekmiş olsun.” falan mı dedi acaba? Şaka bir yana, hikayeyi devam ettirmek için o kadar alternatifleri varken gidip en saçma tercihi yapmışlar. Filmin konusu o kadar saçma ki, daha henüz başında bütün hevesinizi kaybediyorsunuz. Ayrıca sahne geçişleri, efektler ve karakterlerin bir anda yavaşladığı sekanslar da çok amatör kalmış. YouTube’da bir hayran filmi izlesem, herhalde aşağı yukarı böyle sahnelere tanık olurdum. Teknoloji ilerledi ayağına Transformers serisinde görmeye alıştığımız abuklukları da göstermişler sağ olsunlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi oyunculuklar da bir o kadar vasattı. Morpheus rolündeki Yahya Abdul-Mateen II o kadar fecaat bir performans sergilemiş ki, Laurence Fisburne’ün yerinde olsam ağzının ortasına bir tane çakardım [Son kısım şakaydı (Belki de değildi)]. Bollywood yıldızı Priyanka Chopra’nın hayat verdiği karakterden ise ilk fragman çıktığından beri çok ümitliydim ve olaylara daha fazla müdahil olmasını beklerdim. Ancak kendisi de filmin genel sorununa kurban gitmiş: “İzleyenlerin ağzına bir parmak nostalji çalmak.” Nitekim filmin yarısı flashbacklerden oluşuyor. Keanu Reeves ise John Wick 4’ün çekimleri sürdüğünden (ve yapımcılar serinin popülerliğinden yararlanmak istediğinden) uzun saçlı ve sakallı bir imajla görünüyor ve bu haliyle Neo hariç herkese benziyor. Zaten filmdeki Neo karakteri de Neo hariç herkese benziyor ya, neyse. Trinity ise olmasa da olurmuş diyecektim ama hikâyeyi kendisinin üzerine inşa ettikleri için maalesef diyemiyorum. Filmin genel hikâyesinin ve çıkış noktasının ne kadar saçma olduğunu söylemiştim, finalinde bağlandığı yer de bir o kadar saçma. Öyle ki film bitince kendinizi başladığınız yerde buluyorsunuz. Hatta direk 2003’te buluyorsunuz. Son filmin üzerine kattığı hiçbir şey yok çünkü.

Sonuç olarak bir serinin daha gerek eski hayranları toplamak, gerekse yeni nesile ulaşmak amacıyla “bitirilememesi”ne şahit olduk. Matrix de Terminatör gibi çok iyi bir başlangıçtan sonra ticari hırslarıyla ipin ucunu kaçıran yapımcılar yüzünden hiç edildi. Günün sonundaysa aklımıza yine aynı soru geliyor: “Bazı şeyler tadında mı kalmalı?” ve Matrix Resurrections’ın bize öğrettiği o çok önemli ders: Evet, kalmalı.

Bu yazıyı paylaşın:
Sonraki yazı
Hayranlığın Hazin Paradoksu
Önceki yazı
Kader Ağlarını Ördü!

Başlıklardan...