She’s everything: Barbie

 

Yılın en çok beklenen filmlerindendi ve vizyona girdiği gibi gişe rekorlarını kırıp geçti: Barbie.

Gerek yönetmeni ve senaristi Greta Gerwig ile, gerek Margot Robbie ve Ryan Gosling’in başrol olduğu star dolu oyuncu kadrosu, gerek yüksek bütçesi ve son yıllarda gördüğüm en büyük pazarlama çalışmalarından biriyle Barbie vizyona girmesiyle birlikte sinemaya hayat verdi. Eminim siz de benim gibi filmdeki detaylar hakkında binlerce şey görmüşsünüzdür o yüzden bu yazımda filmin ilginç yanlarından bahsetmeyip daha çok kişisel bir okuma yapacağım.

 

 

 

Barbie ve Feminen Enerji Meselesi:

Biliyorsunuz bu dönemin en çok konuşulan terimlerinden biri dişil ve eril enerji oldu. Her ne kadar bu yeni bir buluş değilken ve Jung gibi psikologlar geçmişte bu arketipleri inceleyerek teoriler öne sürmüş olsalar da, günümüzde değişen ve tartışılan cinsiyet rolleri ve dinamikleriyle bu konular tekrar popülerlik kazandı. Barbie de tam burada devreye girdi. Her kız çocuğu ergenlik döneminden geçerken pembeleri terk ettiği siyahlara büründüğü daha spor giyindiği, taşların, pırıltıların artık çocukça daha doğrusu çok ‘’kız’’ işi olduğunu düşündüğü bir dönemden geçer. Kişisel stiller bir yana kız çocukları büyüdükçe maalesef renkli, pembe dünyalarını, kız olmanın özgürlüğünü ataerkil dünyada var olabilmek adına terk etmek zorunda kalırlar ve her zaman kadın gibi olmaları öğütlenir bu da bir nevi daha maskülen, ‘’olgun’’ özellikler içerir. Barbie filmi dünyanın en kız rengi olan pembeyi filme gelen herkese giydirerek, yüksek feminenliğin yanlış, utanılacak ya da çocukça bir yanı olmadığını kızların yetişkin kadınlara dönüştüklerinde de bu yanlarını taşıyabilmelerinin esas özgürlük olduğunu gösterdi ve her halimizle erkek egemen bu dünyada saygı görüp dinlenmeyi hak ettiğimizi kanıtladı. Bazen bu tür filmler ve konular çok küçümsenir halbuki detayları bakıldığında bazı kesimler için (bu film özelinde kız çocukları ve kadınlar için) bir rengin ifade ettiği şeylerin ne kadar güçlendirici olduğu görülebilir.

Barbie ve Anne-Kız İlişkisi:

Filmde dokunulan en önemli konulardan biri bence bu ilişkiyi ele alıyor. Annemiz ile biz kızlar arasında olan o kutsal ve tuhaf bağ. Yaşımız ne kadar gençse o kadar annemizden ne kadar farklı olduğumuzu düşünürüz ve yaşımız ilerledikçe gitgide annemize daha çok benzediğimizi fark ederiz. Geçen günlerde yaşça oldukça büyük bir profesörüm laf arasında şöyle bir şey dedi ve aklıma takıldı: ‘’ Eskiden herkes bana babasının kızı derdi; oysa şimdilerde aynanın önünden geçerken kendimi değil de annemi görüyorum.’’ Belki de annelerimizin uğradığı haksızlıklardan ve hayal kırıklıklarından kaçmak istediğimiz için ve dünyanın kadınlar için ne kadar adaletsiz olduğunu ilk başta dünyanın annemize nasıl davrandığını görerek anladığımız için ondan uzaklaşmaya çalışırız. Oysaki annelerimizde bir zamanlar bizim gibi küçük kızlardı ve onlar da oyun oynardı sadece yaş almaları içlerindeki küçük kızların kaybolduğunu göstermez. Ve aramızdaki bu bağ o kadar güçlüdür ki kaçtıkça daha yakınlaşırız ancak bunun bilincinde olup savaş yerine barış yaparsak belki o zaman annelerimizin de bizim için istediği gibi onlara çok benzeyerek onların yaşayamadığı hayatı yaşayabiliriz.

Barbie ve Oyun Oynamak:

Filmde annesi kızını çok özlediği için küçükken birlikte oynadıkları Barbie’lerle oynuyor. Bu kısım bana durup en son ne zaman oyun oynadığımı sordurdu. Gerçekten en son ne zaman çocuk oyalamak için değil de kendiniz için oyun oynadınız? Küçükken çoğu kız çocuğu evcilik oynar, annelik oynar ve bu kızlar büyüyünce küçüklük oyunları çoğunlukla hayatlarının gerçeği olur ve artık oyun oynamak eğlenmek için vakitleri kalmaz çünkü gerçekten bekleyen bulaşıklar ve bakılması gereken bebekler vardır. Oysa erkekler hiçbir zaman oyun oynamaktan vazgeçmezler. Halı sahaya giderler tıpkı küçükken yaptıkları gibi futbol oynamak için, eskiden oyuncak arabalarla yaptıkları yarışları şimdi video oyunlarıyla yaparlar hatta çok yaşlandıklarında bile kahvehaneye gidip kağıt ve tavla oynarlar. Erkeklerin ömürleri boyunca oyun bir parçaları olur sonra da kadınları sıkıcı bulurlar. Oysa oyun oynamak kadınlar için de ihtiyaçtır ama nedense toplumda kabul görmez; artık sokakta ip atlamazlar, arkadaşlarıyla evcilik oynamazlar ve hayatın eğlencesinden uzaklaşırlar. Barbie bu noktada nasıl kadınların da oyun isteğinin kabul edilebilir olduğunu bir zamanlar küçük kız olan annemiz, biz ve belki ilerideki kızımız için oyuncak bebeklerin hayatımızda ne kadar temel bir yeri olduğunu hatırlatıyor.

Uzun bir yazıydı ama kadınların evrensel tecrübeleri ve ortak hisleri beni hep derinlemesine etkilemiştir. Kadın olmayı ve kadınlığımı yaşamayı ne kadar sevdiğimi bana bir kez daha hatırlatan bu film kesinlikle favorilerim arasına girdi. Teşekkürler Ruth Handler ve Greta Gerwig <3

Yazımın sonunu film için yapılmış enfes albümle kapamak istiyorum. Ryan Gosling’in en iyi yardımcı erkek Oscar ödülünü almasını dilediğimi top performansı ‘’I’m Just Ken’’ favorim olurken sizi tüm albümü dinlemeye davet ediyor ve favorilerimle bırakıyorum. Pembiş kalın!

Bu yazıyı paylaşın:
Sonraki yazı
Tarihin canlandığı film: Müzede Bir Gece
Önceki yazı
Kalbimizi köprüde bıraktığımız dizi: Twenty Five Twenty One

Başlıklardan...