94. Oscar Ödülleri’ne Doğru

Geçen sene Covid-19 pandemisi yüzünden tüm zamanların en sönük Oscar’ına tanıklık etmiştik (Bkz. En Farklı Oscar!). Gerek seyircisiz tören akşamı, gerekse festival tadında filmlerle en farklı Akademi gecesi olmuştu. Bu seneki adayların belli olması ve yüksek bütçeli yapımların geri dönmesiyle alıştığımız Oscar gecesine kavuşacağız gibi gözüküyor. Sizler için aday filmler ve isimler üzerinden bir ön değerlendirme kaleme aldım.

En İyi Film:

Açıkçası bu yılki favori filmim olan The Last Duel‘ı hiçbir adaylıkta görememek beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Öte yandan The Tragedy of Macbeth, Last Night in Soho, Green Knight, The French Dispatch, House of Gucci ve Annette gibi büyük beklenti yaratan filmler de adaylık bazında umduğunu bulamadı. Gelin aday olan 10 filmi tek tek inceleyelim.

Dune

Dune vizyona girdiği zaman detaylı bir inceleme yazmıştım. 1984 yapımı filmin bir yeniden uyarlaması olduğu için beklentiler bir hayli yüksekti. Fakat bu film ilk kitabın sadece bir kısmını ele aldığı için çok ağır bir tempoda ilerliyordu ve bu durum da aslında izleyicileri ikiye bölmüştü. Ben filmin atmosferi ve sinematografisini oldukça beğenmiştim ve bu adaylığı da açıkçası beni şaşırtmadı. Ancak yine de ödülü kazanacağını düşünmüyorum. Yıllar bana gösterdi ki Akademi bilim-kurguyu sevmiyor. Özellikle uyarlama bir bilim-kurgu filmi olarak, Dune’un işi gerçekten çok zor.

King Richard

Tüm zamanların en büyük kadın tenisçisi Serena ve ondan aşağı kalmayan ışıltılı kariyeriyle ablası Venus Williams. Ancak bu büyük başarı hikâyesinin ardında göz ardı edilen gizli bir aktör daha var: Kardeşlerin babası, Richard Williams.

Yıllar boyu “zengin beyaz”ların sporu olarak kabul gören teniste; yoksul siyahi kızlarını sadece profesyonel tenisçi değil tüm zamanların en iyilerinden biri haline getirmek, neresinden bakarsanız bakın ilham verici bir hikâye. Richard Williams, hayatı boyunca yaşadığı olumsuzlukları içselleştirmiş ve kızlarının kaderini değiştirmeyi kafasına koymuş idealist bir adam. Eşi ve 5 kızıyla beraber yaşadığı mahalle yoksulluk ve belanın eksik olmadığı bir yer. Ülkenin (ve dünyanın) geri kalanıysa hem yoksulların hem de siyahilerin kabul görmediği bir gladyatör arenası. Böyle bir arenada hayatta kalmak için elinden gelenin en iyisinin bile yetmeyeceğini bilen Richard, planını kızları doğmadan çok önce kurguluyor ve sayfalara döküyor. Ancak bu planın bir kusuru var, o da imkansızdan hallice olması. Yine de Richard büyük bir adanmışlıkla planını adım adım uygulamaya koyuyor. Mahalledeki derme çatma kortlarda kızlarına tenisin temellerini öğretiyor, aynı zamanda eğitimlerini takip ediyor, bir yandan geceleri çalışıp para kazanıyor ve tüm bu koşuşturma içinde ailesinin güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Büyük planını paylaştığı antrenörlerden de deli muamelesi görüyor. Richard kimi zaman kızların ivmesini kendi eliyle yavaşlatıyor gibi görünse de, buradaki öncelikli amacı onların gerek fiziksel gerek mental olarak doğru anını beklemek. Sabır ve eğitimi erken başarının önüne koyan Richard; rehavet ve kibir gibi kavramları kızlarının gözünde görmek istemiyor. Kendisi kimi zaman korkak olarak lanse edilse de yeri geldiğinde risk almaktan çekinmiyor.

Serena küçük kardeş olduğu için filmde Venus’un kariyer başlangıcına şahit oluyoruz. Filmin genel olarak babalarına odaklanması ise kızların kendi isteğiymiş. Bana sorarsanız bence de daha doğru olmuş. Bu görkemli kariyerin inşasını adım adım görmek, ne denli büyük bir hikayeye tanık olduğumuzu gözler önüne seriyor.

Bu hikâyede Richard Williams sadece kızlarının hayatını kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda da tüm dünyadaki siyahi kız çocukları için 2 tane ilham perisi yaratmış oldu. Dünya spor tarihine adlarını altın harfle yazan Williams kardeşler, bir ırk için de adeta umut timsali haline geldiler. Ödülü kazanır mı bilmiyorum ama King Richard, yüreğimize umut veren ve içimizi ısıtan bir film olmuş. Ek olarak, Richard Williams’ın iki sözünü hayatımız boyunca unutmamakta yarar var:

“Plan yapmakta başarısız olursan, başarısızlığın planını yapmış olursun.”

“Uyuyanlar sadece rüya görmeyi başarır.”

Umarım ülkemiz ve dünyadaki tüm kız çocukları, hayallerinin peşinden koşar ve bir gün o hayallere ulaşır.

Licorice Pizza

Şunu söylemeliyim ki, Akademi Paul Thomas Anderson’ı gerçekten çok seviyor. Adamın hemen her filmini o senenin Oscarlarında aday olarak görüyoruz. Kendisinin bugüne kadar çektiği dokuz filmden altısı çeşitli kategorilerde aday oldu, bu seneki Licorice Pizza dahil.

Ben Anderson’ın There Will Be Blood filmini gerçekten çok seviyorum. Tabii ki bu Licorice Pizza için bir kriter değil. Bu hem tarzıyla hem de dönemiyle apayrı bir film. Üstelik alıştığımız Anderson filmlerinin aksine usta aktör Daniel Day Lewis de yok. Tezatlığa bakar mısınız: Licorice Pizza, başrollere hayat veren Alana Haim ve Cooper Hoffman’ın ilk sinema deneyimi. Alana Haim çok sevdiğim müzik grubu Haim’in üç kız kardeş üyesinden biri. Diğer iki kız kardeşi filmde de ablalarını canlandırıyor ki bu çok güzel bir detay (Aynı zamanda anne-babası da gerçek ebeveynleri tarafından canlandırılmış.) Cooper Hoffman ise 2014 yılında kaybettiğimiz aktör Philip Seymour Hoffman’ın oğlu.

Her şeyden önce, Licorice Pizza izleyenlere çok güzel bir 70’ler portresi sunuyor. Burada Anderson’ın müzik seçiminin kusursuzluğu da ön planda. Ancak filme hakim olması beklenen temellendirilmiş bir hikaye veya konu yok. Kahramanlarımız kendilerini bir zaman diliminde çeşitli olayların içerisinde buluyor. Fakat bu noktada belirli bir motivasyondan bahsedemiyoruz. Tüm bunların sebebi Licorice Pizza’nın hikâyeden çok atmosfere önem veren bir yapım olması. Bu sizin için yeterli bir kriter ise filmden memnun kalmanız olası. Ancak olay örgüsü sizin için en önemli unsursa, filmin bitişiyle kendinizi “Eee ne oldu şimdi, bunları neden izledik?” derken de bulabilirsiniz. Ben filmi genel olarak beğendim diyebilirim ama etkilenme eşiğimi pek aşamadı. Ödülü kazanırsa bu tamamen Akademi’nin Paul Thomas Anderson sevdası yüzünden olur.

Belfast

Yönetmen Kenneth Branagh’ın kendi çocukluk anılarından esinlenerek yazıp yönettiği Belfast, genel olarak beğenimi ve takdirimi topladı.

60’lar İrlandası’ndaki atmosferi iliklerimize kadar hissettiren Belfast, anlatacağını bir buçuk saatte anlatıyor ve izleyiciyi sıkmıyor. Kahramanımız Buddy Katolik ve Protestanlar arasındaki kanlı mezhep çatışması; mecburi göç ve sevdiklerini kaybetmek gibi derin kavramları çocuk yaşında deneyimliyor, biz de olayları onun gözünden izliyoruz. Kimi zaman basitlik mükemmele ulaşmak için en doğru yoldur, Belfast da bunu kanıtlıyor. Ayrıca müziklerine değinmeden de edemeyeceğim. Uzun zamandır bu kadar uyumlu bir film-müzik ikilisine şahit olmamıştım.

Toparlamak gerekirse, gerek savaş atmosferi, gerek de tüm bu sorunların ortasında kalan çocuk baş kahramanıyla Belfast bana 2020 yılı Oscar adayı çok sevdiğim film Jojo Rabbit’i hatırlattı. Jojo Rabbit o sene eli boş dönmüştü. Umarım Belfast’ın kaderi de aynı olmaz.

Dipnot: Türk lokumu sevilmez mi ya? 🙂

Don’t Look Up

İşin doğrusu Netflix yapımlarını pek sevmem. Hatta bugüne kadar beğendiğim sadece iki Netflix orijinal filmi oldu (Ballad of Buster Scruggs ve Irishman). Ancak Don’t Look Up için açıkça diyebilirim ki, ortalama Netflix yapımlarının üzerinde bir iş olmuş.

Çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan “sorunları görmezden gelme sorunu”nu hicivsel bir dil ve satirik bir anlatımla ele alan yapım, bunu all-star kadrosuyla süslüyor ve ortaya etkileyici ve sarsıcı bir yapım çıkmış oluyor. Ancak bu adaylığın tabir-i caizse “hayranların gazını almak” için belirlendiği kanısındayım. Aynı durumu 2019’daki Black Panther adaylığında da görmüştük. Gerçi ben zaten platform filmlerinin aday olmasına da karşıyım ya, neyse. Kazanma ihtimalini sıfıra yakın görsem de Akademi bana hiçbir şeye şaşırmamam gerektiğini öğretti. Bekleyip, göreceğiz.

Nightmare Alley

Şahsına münhasır tarzıyla fark yaratan Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro, 4 sene sonra yine bir en iyi film adayıyla huzurlarımızda. Shape of Water 2018 yılında en iyi film dalında ödülü kazanmıştı. Nightmare Alley selefinin başarısını tekrarlayacak mı, bunu 27 martta göreceğiz.

Öncelikle belirtmem gerekir ki del Toro’nun filmlerinde alıştığımız o fantastik hava Nightmare Alley’de pek yok. Yine de sirk temalı bir olayı ele aldığından, farklı ve çekici bir atmosfere sahip olduğunu da pek tabii söyleyebilirim. Film, ortalarına doğru farklı bir hikâyeye evriliyor ve her ne kadar seyir zevki açısından yüksek olsa da ben kahramanımızın öyküsünü sirk çerçevesinde yaşamasını tercih ederdim. Böylelikle ilmek ilmek dokunduğu belli olan bir sürü yan karakterin geçmişi de yarım kalmamış olurdu. Başrollere gelirsek Bradley Cooper temiz bir iş çıkartmış. Eskilerin bir lafı vardır: Ne akar ne de kokar diye. İşte tam olarak öyle bir performanstı. Cate Blanchett ise kendisine cuk oturan bir role bürünmüş ancak karakterin motivasyonu bana tam olarak geçemedi. Bunun senaryosal bir eksiklik olduğu aşikâr. Eksiklik demişken çekim olarak da del Toro’dan beklenmeyecek hatalar mevcuttu. Tüm bunlar bana filmin her anlamda aceleye getirilmiş olduğu hissiyatını verdi. Günün sonunda iyi bir film olduğunu düşünsem de adaylığının hakkaniyeti konusunda şüphelerim var. İpi göğüslemesine de çok ihtimal vermiyorum. Bu arada trajikomik bir şekilde, bitiş jeneriği akmaya başladığında aklımda direk şu mısralar canlandı:

“Rızkımı veren Hüda’dır, kula minnet eylemem.”

Gerçekten insanlık olarak bu tamahkârlıktan ne zaman vazgeçeceğiz, merak ediyorum. Daha doğrusu, vazgeçebilecek miyiz?

The Power of the Dog

Şaşırtıcı ama gerçek: Don’t Look Up’tan sonra bir Netflix yapımı daha görüyoruz. Aynı sene en iyi film kategorisine iki aday göndermek, şüphesiz şirketin itibarı için çok büyük bir başarı. Bu da bize sinemanın popülerliğini online platformlara ne denli büyük bir hızda kaybettiğini gösteriyor. Yaşlı Akademi üyeleri bile Netflix yapımlarını göz ardı etmiyorsa, belki benim de değişme zamanım gelmiştir ne dersiniz? Ama pek sanmıyorum. Ben geleneksel sinemayı savunmaya ve platform yapımlarının aday olmaması gerektiğini düşünmeye devam edeceğim.

Konumuza dönersek, Power of the Dog hedef kitlesini tam olarak belirleyemeyen dolayısıyla kime hitap ettiği konusunda kafası karışık bir yapım. Mevzubahis ben western seven biri olarak bu filmden hiç etkilenmedim desem yeridir. Film üstüne kafa yorduğunuzda çeşitli alt metinlerin varlığını fark ediyorsunuz ancak bu mesajlar hem dağınık, hem de yeterince kesin değil. Demek istediğim, filmin anlatmak istediği bazı meseleler var ancak bunları belli bir plan dahilinde size sunmuyor. İlk bir buçuk saat sadece karakter tanıtımıyla geçiyor ve takıntılı derecede dikkatli değilseniz umursamayacağınız detaylar barındırıyor. Çok sonra anlıyorsunuz ki, bu detaylar size o karakter ve başına gelecekler hakkında ipucuymuş. Film boyunca serim ve düğüm aşamaları birbirine karışıyor. Sonra, bir anda aceleye getirilmiş bir şekilde çözülüyor. Filmin bir diğer sorunu da çoğu şeyi seyircinin tahmin etmek zorunda kalması. Bu tahminler kişiden kişiye göre değişebileceği için, filmin kilit noktaları ve karakter motivasyonları için de tek bir doğru olmamış oluyor.  Bu, filmin senaryosu adına inanılmaz büyük bir eksiklik. Bu arada, ilk ve tek Mary Jane’imiz Kirsten Dunst’ı yıllar sonra büyük bütçeli bir yapımda görmek (ve ne kadar yaşlandığını fark etmek) zamanın ne kadar hızlı aktığını yeniden gözler önüne serdi.

Neticede ben yönetmen Jane Campion’un “SJW olsun ama kör göze parmak seviyesinde olmasın.” “Hem kemik kitlemiz memnun olsun, hem de diğer Netflix işlerinden sıyrılalım ki Akademi bizi görsün.” mantığıyla hareket ederek hiçbir şeye benzemeyen saçma sapan bir iş çıkardığı kanaatindeyim. Bu iş büyük ihtimalle birden fazla ödül kazanacak ancak gönülleri kazanamayacak, en azından benimkini.

CODA

CODA, veya Children of Deaf Adults (İşitme engelli ebeveynlerin çocukları) yılın duygusal yapımlarından biri.

CODA, kendisi hariç tüm ailesi işitme engelli olan Ruby’nin hayatına odaklanıyor. Bu durum şüphesiz Ruby’nin üzerine büyük bir sorumluluk yüklemiş. Öyle ki, tüm hayatı ailesine tercümanlık yapmakla geçen Ruby kendi zevklerine vakit ayıramamış ve çocukluğunu yaşayamamış. En önemli konularda bile kendisine ihtiyaç duyulduğundan, elini taşın altına koyan ve insanlarla yüzleşen hep Ruby olmuş. Engellilere kötü davranılan bir hayatta, ailesine hem yardım etmenin hem de onlara duygusal açıdan destek olmanın Ruby’yi bir hayli yıprattığını görüyoruz. Çocukların ebeveynlerinden destek alması gerekirken, buradaki tablo bunun tam tersi. Ayrıca doğal olarak konuşma gibi sosyal iletişim içeren konularda da yaşıtlarından geç gelişen bir Ruby var. Tüm bunlar Ruby’i içine kapanık ve utangaç biri haline getirmiş. Kendisinin en sevdiği ve yetenekli olduğu aktivite ise -kaderin cilvesine bakın- şarkı söylemek. Sevdiklerine destek olmak veya hayallerini kovalamak arasında kalan Ruby tüm bu sıkışmışlık içinde adeta boğuluyor. Ailesinin onun gösterisini izlediği sahneyse, şüphesiz filmin en etkili anıydı.

Neticede CODA, bütün klişe sahnelerine rağmen sizi duygulandıran ama aynı zamanda içinizi de ısıtan bir film. 2 saatin sonunda, aile kavramının biyolojik bir bağdan çok daha derin olduğunu yüzünüze çarpıyor. Filmin bu kadar etkili olmasında anne, baba ve ağabeyi oynayan oyuncuların gerçekten işitme engelli olması da önemli bir faktör. Ödülü kazanma ihtimalinin düşük olduğunu kestirmek zor olmasa da CODA, hem güzel bir aile filmi olması hem de engelli bireyler ile empati yapmamıza sağladığı katkı adına çok değerli bir eser.

Drive My Car

Geldik 2022 Asya kontenjanından gelen filme. Şaka bir yana, Akademi’nin son yıllarda Asya yapımlarına büyük önem verdiği de yadsınamaz bir gerçek. Son üç senedir üst üste bu kategoride Asya yapımı bir aday görüyoruz (2020 – Parasite, 2021 – Minari, 2022 – Drive My Car).

Film için söyleyebileceğim şeylerin başında çok uzun olması ve ağır ilerlemesi geliyor. Ekranın karşısına bu gerçekleri bilip geçmekte yarar var. İlginç bir detay olarak, bu sene kitap uyarlamalarının yılı oldu diyebiliriz: Dune, Nightmare Alley, Power of the Dog ve Drive My Car. Haruki Murakami’nin “Men Without Women” öyküsünü henüz okuma fırsatı bulamadım ancak Anton Çehov’un filmin dinamiklerinde önemli bir yer edinen eseri “Vanya Dayı”yı çok seven biri olarak, Drive My Car’ı izlemeye 1-0 önde başladığımı düşünüyorum. Yine de filmden etkilendiğimi ve beğendiğimi maalesef söyleyemeyeceğim. Bu 10 aday içerisinde de en az beğendiğim yapım bu oldu desem yalan olmaz. 2020 yılında da Parazit’i çok beğenmemiştim lâkin Drive My Car’ı gördükten sonra kendisine haksızlık yaptığımı anlıyorum.

Drive My Car’ın en büyük problemi, anlatacağını gereksiz uzun bir sürede anlatması. Aynı konu 1 buçuk saatte de çok rahat aktarılabilirdi. Gereksiz duraklamalar, diyaloglar ve yol manzaraları insanı gerçekten yoruyor. Ayrıca, filmin derdinin ne olduğunu da tam anlayamıyoruz. Baş kahramanımızın bir travması var ve üç saat sonunda başardığı tek şey bunu kabullenmek oluyor. Gerçekten hayatım boyunca Saab marka kırmızı bir araba görmek istemiyorum. Tahminlerime göre en iyi uluslararası film ödülünü kucaklayacaktır fakat en iyi film kategorisinde kazanma olasılığının diğer adayların gerisinde olduğunu düşünüyorum. Ancak akabinde hatırlıyorum ki, bu bir Asya filmi. O yüzden büyük konuşmuyorum.

West Side Story

Efsane yönetmen Steven Spielberg, 1961 müzikali West Side Story’nin bir yeniden yapımıyla karşımızda.

Akademi ve müzikal kavramları yan yana geldiğinde aklımıza hemen 2017 yılındaki La La Land skandalı geliyor. Aynı tarz bir hataya kurban gitme düşüncesi, bahse girerim Spielberg’ün uykularını kaçırıyordur. Kendi adıma müzikal hiçbir zaman favori türüm olmasa dahi, yerine göre çok beğendiğim ve şapka çıkardığım yapımlar olmuştur. Maalesef West Side Story bunlardan biri olamadı. 1961 yapımı versiyonunu yılında izleyip etkilenseydim, 61 sene sonra gelen bu “remake” bana aynı duyguları yaşatabilirdi. Ancak 2021 yapımını bağımsız değerlendirdiğimiz zaman, dişe dokunur bir şey bulamıyoruz. ABD’de barınmaya çalışan Port Rikoluların bölgenin yerlileriyle girdiği çete mücadeleleri ve tüm bu kaosun içinde filizlenen yasak aşk konusu, ilk bakışta klişe gibi gelse de 60’lar dünyası için parlak bir fikir. Hatta müzikal haline çevrilmeyip de bir dram filmi olarak kalsaydı, belki de hikâyeyi daha akıllı değerlendirmiş olurdu. Tabii bunu söylemek için bir 65 yıl kadar geç kalmış olabilirim. Her ne olursa olsun karşımızda tarihe damga vuran müzikallerden biri ve ona atfedilen bir saygı duruşu var.

Mekânların, dekorların ve kıyafetlerin kusursuz olduğu söylersem yanılmış olmam. Ancak sahne ve müzik geçişleri çok amatör kalmış. Ne kendinizi hikâyeye kaptırabiliyorsunuz, ne de müzik ve dans performanslarının tadını çıkarabiliyorsunuz. Çünkü ikisi de birbirini baltalıyor. Bunda üstat Spielberg’ün ilk müzikal deneyimi olmasının da etkisi büyük. Ancak çalıştığı isimlerden de gerekli katkıyı alamadığı aşikar. Bu işin uzmanı olmamama rağmen, koreografideki eksiklikler gözüme çarptı. Ayrıca oyuncu seçimlerinin de yanlış olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Hem dans etmekten hem de şarkı söylemekten aciz ve enerjisi düşük bir topluluk var. Oyunculuk yeteneği gerektiren pek az sahnedeyse bunun altından kalkamıyorlar.

Sonuçta diyebilirim ki West Side Story orijinal yapıma aşina iseniz etkilenebileceğiniz, değilseniz ise keyifli bir hafta sonu filmi olmaktan öteye geçmeyecek bir yapım. Yönetmen koltuğunda Spielberg ismi olmasaydı bu adaylık da yüksek ihtimalle gelmeyecekti. Ah, ah! Canım Last Duel’ı uğrunda harcadıkları filmlere bak. Ridley dedemi bir kalemde sildi namussuzlar.

Bu 10 film içinde benim en beğendiklerim Belfast ve King Richard oldu. Nightmare Alley, Dune, Licorice Pizza, CODA ve Don’t Look Up da kendi tarzlarında keyifli yapımlar olmuş. Drive My Car, Power of the Dog ve West Side Story ise maalesef beni hiç etkileyemedi.

Ödül bazında favorilerin ise Belfast ve Power of the Dog olduğunu düşünüyorum. Kazanan bu iki filmden başkası olursa büyük sürpriz olur.

En İyi Yönetmen:

Kenneth Branagh (Belfast)

Daha önce yönetmenlik, senaristlik ve yardımcı oyuncu gibi birbirinden farklı alanlarda toplam dört Oscar adaylığı bulunan Branagh henüz ödülü kucaklamış değil. Kariyerine oyuncu olarak başlasa da, yıllar içinde kendini geliştirerek kalburüstü bir yönetmene dönüştü. Bu adaylık bile aslında rüştünü ispatlamasını sağladı. Fakat ödülü kazanması, işleri bambaşka bir boyuta taşır. Tahminimce en büyük rakibi Jane Campion olacaktır. Kazanansa umarım Branagh olur. Neden derseniz, sinema sadece mesaj kaygısı taşımak demek değildir. Bazen sadece hissettirdikleriyle bile  bir eser benim için değer kazanır. Belfast bana bu hisleri yaşattı. Dolayısıyla Kenneth Branagh şimdiden gönlümün şampiyonu.

Paul Thomas Anderson (Licorice Pizza)

Akademi’nin Anderson’ı ne kadar sevdiğini yazımın başlarında söylemiştim. Ama şöyle de bir gerçek var ki, Anderson bugüne kadar toplam sekiz kere aday olmasına rağmen (üçü en iyi yönetmen olmak üzere) hiç Oscar kazanamadı. Tüm bu gerçekler ışığında bu sene kazanan taraf olması sürpriz olmaz. Ama şaheseri olan There Will Be Blood filmiyle alamayıp bununla alırsa gerçekten ilginç olur. Gerçi o yılki rakipleri çok kuvvetliydi: Çok sevdiğim yönetmenler Coen kardeşler ve en sevdiğim filmleri No Country For Old Men.

Şu bir gerçek ki Anderson bu ödülü er ya da geç kazanacak. Sadece sevildiği için de değil, aynı zamanda iyi bir yönetmen olduğu için de. Bizim 28 martta öğreneceğimiz yegâne şey, bunun bu sene mi yoksa önümüzdeki senelerde mi gerçekleşeceği olacak.

Jane Campion (The Power of the Dog)

Bugüne kadar sadece iki kadın yönetmen bu ödülü kucakladı: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker – 2009) ve Chloe Zao (Nomadland – 2021). Özellikle Bigelow’un bu ödülü zerre hak etmediğini savunuyorum. Fakat Jane Campion şüphesiz Bigelow’dan daha iyi, Zao’dan ise daha tecrübeli bir yönetmen. Üstelik kendisi, bu adaylığa iki kez ulaşan ilk kadın yönetmen oldu. Power of the Dog Akademi’nin suyuna giden bir yapım olduğu için ödül/ödüller kazanacağına kesin gözüyle bakıyorum. Bu ödüllerden biri bu olur ve üst üste iki sene kadın yönetmenin kazanmasına yol açarsa, Akademi’de bazı taşların yerinden oynamaya başladığını görmüş oluruz.

Steven Spielberg (West Side Story)

Büyük üstat Spielberg, şaşaalı kariyerinde ilk kez bir müzikalle karşımızda. Daha önce bu ödülü iki kez kazanmış olan Spielberg (Schindler’s List – Saving Private Ryan) yine tarihi bir filmle aday oldu. Ancak bu sefer risk almak ve garanti ata oynamak arasında kaldığını seziyorum. Daha önce hiç bulaşmadığı bir alan olan müzikal türünde bir eser ortaya koymak, işin risk aldığı kısmı. Ancak özgün bir yapım yerine halihazırda mevcut birini, hem de tarihin en başarılı örneklerinden birini yeniden çekmek de kolaya kaçtığı kısım. Üstelik 1961 yapımı West Side Story, Akademi üyelerinin de çok sevdiği bir müzikal. Tüm bunları göz ününe aldığımda Spielberg’e “Sen yok musun sen!” demek istiyorum ve Ridley dedeme iki adaylık borçlu olduğunu suratına çarpıyorum.

Ryusuke Hamaguchi (Drive My Car)

Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi de adaylar arasında. Bu Hamaguchi’nin ilk Oscar adaylığı. Bu yüzden gecenin en heyecanlı isimlerinden biri olacağını tahmin etmek zor değil. Hamaguchi, Murakami’nin hikayesini kendine rehber edinip bunu Çehov’un en önemli eserlerinden biri olan Vanya Dayı’yla harmanlıyor ancak tüm bunları yaparken anlatımı göz ardı ediyor. 5 dakikalık bir konuyu 3 saate yaya yaya anlatması açıkçası benim hoşuma gitmedi. Bu ödül için kendisini zayıf görsem de, şimdiden en iyi uluslararası film ödülü için kutluyorum.

En İyi Erkek Oyuncu:

Benedict Cumberbatch (The Power of the Dog)

Benedict Cumberbatch yine her zamanki gibi kendisinden isteneni yapmış: Ne eksik, ne de fazla. Hatasız bir performansı olsa da, kendinden kattığı bir ekstra göremiyoruz. Daha önce “Imitation Game” ile aynı kategoride aday olup kazanamamıştı ki o filmdeki performansı bunun fersah fersah ötesindeydi. Tabii ki iki farklı yıl üzerinden kıyaslamak doğru olmaz ancak eğer ki bu sene ödülü kazanırsa benimle beraber bir çok insanın hoşnut olmayacağı da bir gerçek.

 

Will Smith (King Richard)

 

Bugüne kadar bu ödüle iki kere aday olan Will Smith, iki seferde de törenden boynu bükük ayrılmıştı. Üstelik ikisi de biyografik rollerdi. Bu yıl üçüncü defa yine bir biyografi filmiyle karşımızda. Şahsen bu filmdeki performansının kusursuz olmasa da oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Öyle ki film boyunca aynı adama hem yumruk atmak, hem elini sıkmak hem de bağrınıza basmak istiyorsunuz. Umarım bu sefer kader yüzüne güler ve kazanan kendisi olur. Görkemli kariyerini taçlandırmak için son bir adımı kaldı.

 

 

Denzel Washington (The Tragedy of Macbeth)

 

Usta aktör bu kategoride daha önce altı kere aday oldu ve 22 sene önce Training Day filmiyle zafere ulaştı. Üstadın ayrıca bir yardımcı oyuncu heykelciği de var. Takdir edersiniz ki yeteneğini ve kariyerini tartışmaya lüzum yok. Bu seneki performansı da (her ne kadar ilk bakışta siyahi bir Macbeth fikri insanı dumura uğratsa da) kelimenin tam anlamıyla usta işiydi. Kendisi kazanırsa gerçekten sevinirim ancak yine de gönlüm bu duyguyu daha önce hiç tatmamış olan Will Smith’ten yana.

 

Andrew Garfield (tick,tick…BOOM!)

Andrew Garfield isim ve tecrübe olarak rakiplerinin epey gerisinde olsa da, performans olarak kesinlikle değil. Arkasına büyük hayran kitlesini de alan Garfield’ın kazanma oranının her geçen gün arttığı, kulislerden sızan bilgiler arasında. Daha önce Hacksaw Ridge ile aynı kategoride aday olan Garfield o sene hayaline kavuşamamıştı. 2021 ise gerek Spider-Man rolüne dönmesi, gerekse bu filmdeki performansıyla kendi adına gerçekten unutulmaz bir yıl oldu. Golden Globe’u kaptırmayan Garfield bunu bir Oscar ödülüyle taçlandırabilecek mi, göreceğiz.

 

Javier Bardem (Being the Ricardos)

Denzel abiden sonra bir diğer üstat Javier Bardem de adaylar arasında. Bardem bu kategoride daha önce iki kere aday olmuş ancak mutlu sona ulaşamamıştı. En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında bir Oscar’ı bulunan Bardem çıtayı biraz daha yükseltmeyi ve koleksiyonundaki tek eksiğe kavuşmayı amaçlıyor. Ancak gerçekler acıdır, Bardem’in performansı ödül için (aslında adaylık için bile) yeterli gözükmüyor. Aslında bu durum biraz da kendisinin üstesinden geldiği zorlu rollerden sonra bunun biraz basit kalmasıyla da ilgili. Hayatın cilvesine bakın, büyük oyuncu olmak size ödül kaybettirebiliyor.

En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde gerçekten birbirinden iddialı isimler var. Kristen Stewart (Spencer) otoriteleri ikiye bölen bir Prenses Diana performansıyla ilk adaylığını kazandı. Olivia Colman (The Lost Daughter) ise yükselen kariyerini daha da parlatmaya devam ediyor. Bu, Colman’ın son dört yıldaki üçüncü adaylığı ve ikinci zaferine hiç de uzak değil.

                                   

Yıllara hem güzelliği hem de kariyeriyle meydan okuyan Nicole Kidman (Being the Ricardos) da adaylar arasında. Kidman daha önce beş kez Oscar adayı olup bunlardan birinde ödüle ulaşmıştı. Şüphesiz bu sene de en güçlü adaylardan biri. Yıllara meydan okuyan bir diğer isim de Penélope Cruz (Parallel Mothers). Bardem ve Cruz çifti aynı sene aday olarak ilginç bir tesadüfe de imza attılar. Ancak ikisinin de rakiplerini geçme şansı çok düşük. Son adayımız da Jessica Chastain (The Eyes of Tammy Faye). Chastain genel olarak beğenilen performansıyla ilk ödülünün peşinde. İsim olarak kulislerde geride olsa bile konu Oscar ise, ne olacağı gerçekten belli olmaz.

                                   

En İyi Animasyon kategorisine geldiğimizdeyse tam bir Disney dominasyonu görüyoruz. Biri Pixar ile ortaklaşa olmak üzere tam üç tane Disney filmi adaylar arasında. Açıkçası Pixar filmlerine bayılan biri olarak “Luca”nın şu ana kadarki en vasat Pixar filmlerinden biri olduğu kanaatindeyim. Özellikle ödülü geçen sene kazanan Soul’dan sonra bir hayli yavan kalıyor. Otoritelerin tavrını ele aldığımızda “Flee” rakiplerinden sıyrılıyor. Mitchell vs. Machines de “sürpriz at” olarak kabul edilebilir.

Şüphesiz bu seneki en büyük hayal kırıklıklarından biri de Spider-Man: No Way Home filmi oldu. Hayranları en iyi film ödülü de dahil olmak üzere birden fazla adaylık beklerken, sadece en iyi görsel efekt adaylığıyla yetindiler.

Genel hatlarıyla adaylar hakkındaki görüşlerimi sizinle paylaşmaya çalıştım. Umarım okurken keyif almışsınızdır. Törenden sonra da bir inceleme yazısıyla huzurlarınızda olacağım. En İyi Müzik ve En İyi Orijinal Şarkı adaylarını ise Beyazperde ve Porte’nin 5. bölümünde konuşacağız. Radyo Hacettepe’yi takipte kalmaya devam edin!

 

Bu yazıyı paylaşın:
Next Post
Bilinçaltı Mevzuları: Anılarımızın Arkasında Çalan Melodiler
Previous Post
Tek Dizide 16 Film: Our Belowed Summer

Başlıklardan...

Menu