“Radyo Şafak” 103.5

İki sene geçti, geç saatler* bitti ve sonunda şafak söktü! Kanadalı R&B yıldızı The Weeknd, yeni albümünü bizlere sundu: Dawn FM!

Çok büyük bir The Weeknd hayranı olarak, daha öncekiler gibi bu albümden de bir hayli yüksek beklentilerim vardı. “Peki Dawn FM bunları karşıladı mı?”, bu konuya geleceğiz. Öncelikle After Hours albümündeki hikâyenin devam ettiğini belirtmekte fayda var. Kahramanımız uykusuzluk, şans oyunları, kimyasallar ve yalnızlıkla mücadele ederken; adeta Los Angeles ve Las Vegas tarafından yutulup, gecenin karanlığında kaybolmuştu. Bu albümde ise güneşin yavaş yavaş doğduğunu ve işlerin rayına oturmaya başladığını hissediyoruz. Albüm kapağındaki “Yaşlı Weeknd”in tam anlamıyla bir metafor olduğu kanısındayım. Adeta sanatçının yıllar boyu yaşadığı ve kendisini yıpratan hayatının sembolik bir dışavurumu. Albüm, isminden de anlaşılacağı üzere radyo temasında. Spiker ise Jim Carrey. Carrey eşsiz ses tonuyla albüm boyunca bize eşlik ediyor. Aslında bunun da derin bir metafor olduğunu söyleyebilirim. Hayattaki zorlukları karanlık bir tünele benzetirsek, albümün kendisi ve Jim Carrey bizim ışığa ulaşma yolundaki rehberimiz. Albüme hikâye anlatımıyla katkı veren bir diğer kişi de Quincy Jones. Kendisi zamanında Michael Jackson da dahil bir çok kişinin prodüktörlüğünü üstlenmiş önemli biri. Şimdi de çağımızın MJ’iyle çalışması tesadüf olmasa gerek 🙂 .

Yazımın başında bahsettiğim ve After Hours sürecinde de özetlenen olgulardan sonra her anlamda düzene girmeye çalışan bir Weeknd profili mevcut. Bu açıdan baktığımızda, Bella Hadid ile iplerin koptuğunu ve iki tarafa da ağır hasar veren bu defterin artık açılmamak üzere kapandığı belli oluyor (her ne kadar kendisine ithafen ufak referanslar olsa da). Bella Hadid’in Marc Kalman ile mutlu olduğunu kabul eden Weeknd, şarkılarda sıklıkla başka bir hanımefendiden bahsediyor. Yazın çıkan dedikodulara inanmamakla hata etmişim: Bahsettiği kişi Angelina Jolie’den başkası değil! (Bkz. Here We Go… Again ve Starry Eyes şarkıları) Aralarındaki ilişki uzun soluklu olacak mı, bunu bize zaman gösterecek. Ancak bir fitilin ateşlendiği kesin.

Bu kadar hikâye anlatımı yeter, şimdi müzikaliteye geçelim. After Hours’ta örneklerini gördüğümüz  80’ler synthwave-retrowave tarzı bu albümün genel temasına hakim. Parçaların hemen hepsi hareketli bir tempoda seyrediyor ve insanı alıp “70ler sonu – 80ler başı” bir diskoya götürüyor. Şarkılardan ve albümden genel olarak Depeche Mode, George Michael ve Prince havası aldım. Dawn FM’in en büyük medarı iftiharı ise şüphesiz prodüksiyonu. Bu hususta aslan payı Oneohtrix Point Never’a ait. Amerikalı prodüktörün synthlerle arasının ne kadar iyi olduğunu zaten biliyoruz. After Hours’un baş aktörlerinden olan Max Martin ise bu kez biraz arka planda kalmış. Albümdeki potansiyel “hit” eksikliğinin sebebi de bu olsa gerek. Swedish House Mafia ve Calvin Harris ise katkı sahibi olan diğer isimler. Ancak Weeknd’in kariyerinin başından beri çalıştığı prodüktörlerden Illangelo bu albümde hiç yok, DaHeala ise sadece bir şarkıda var. Bu durum beni oldukça üzdü. Weekndle uyumları tartışılmaz olan bu ikilinin eksikliği oldukça olumsuz bir etki yaratmış, en azından benim için.

Gelelim düetlere (aslında gelmesek daha iyi). Tyler, the Creator ve Lil Wayne için diyebileceğim tek şey: “Olmasalar da olurmuş”. Hatta artırıyorum, keşke olmasalarmış. Albümün genel atmosferine uymamaları bir yana, etkisiz ve durağan kısımları başka bir yana. Neticede en beğendiğim parçalar kesinlikle “Out of Time”, “How Do I Make You Love Me?” ve “Best Friends” oldu. Ek olarak “Sacrifice” ve “Don’t Break My Heart” da dinlemeye değer yapımlar olmuş. Single olarak çıkan “Take My Breath”e zaten diyecek bir şey yok. Ama dost acı söyler: “Gasoline” ve “Here We Go… Again” sadece bu albümün değil, Weeknd diskografisinin en zayıf eserlerinden olmuş diyebilirim.

Açık konuşmak gerekirse, beğendiğim tarafları olmasına rağmen Dawn FM beni şimdilik tam anlamıyla etkileyemedi. Bunun en büyük sebeplerinden biri de, güzel bir atmosfer yaratmasına rağmen dinleme deneyimini baltalayan o radyo geçişleri (ve Illangelo ile DaHeala’nın olmayışı). Nitekim After Hours gibi bir şaheserden sonra beklentileri karşılamak gerçekten kolay değildi. Yine de piyasa ortalamasının bir hayli üstünde (ve bir hayli farklı) bir iş olması, Weeknd’in kalitesini bir kez daha gösteriyor. Ayrıca ilerleyen süreçte albümü tamamen “sindirdikten” sonra fikrimin bir nebze değişeceğine de inanıyorum. Ancak yine de sormadan edemiyorum: Kemikleşen hayran kitlesine ek olarak global çapta bir ün kazanmışken ve işler tam istediği gibi giderken böyle deneysel bir projeye gerek var mıydı? Ancak Weeknd’in ne kadar inovatif bir sanatçı olduğunu bildiğimden bu sorumu geri alıyorum. İncelememi noktalarken, sizlere her türlü karanlığı aşacağınız ve önünde sonunda “ışığınızı” bulacağınız bir ömür diliyorum.

*After Hours

After Hours incelemem: “The Weeknd’den Yeni Albüm!”

 

Bu yazıyı paylaşın:
Sonraki yazı
Türk DJ’liğinde Bir Öncü: Efe Yılmaz!
Önceki yazı
Hayranlığın Hazin Paradoksu

Başlıklardan...

Menü